Bize öğretilen ilişki kalıpları
Doğuyoruz. Zihnimiz bomboş. Dünyayı gördüklerimizle öğreniyoruz. Gördüğümüz doğruları kendi doğrularımız yapıyoruz. Kendi doğrularımız sanıyoruz.
Bir ailede büyüyoruz. İlk gördüğümüz ilişki örneği burası. O bomboş zihinlerimizin boşlukları en çok burada doluyor.
Nasıl ilişki ve iletişim kuruluyor; bir insan diğerinden ne beklemeli, ne beklememeli; bu beklentiyi karşılayabilmek için nasıl davranmalı ve nasıl davranmamalı; nasıl duygular var ilişkilerin içinde, bu duygularla ne yapılır, bu duygular nasıl ifade edilir ya da dışa vurulur; bir ilişki nasıl olmalı; ilişkideki roller nasıl olmalı; ilişki nasıl riskler ve nasıl hazlar barındırabilir…
Daha bir sürü şeyi önce gözlemleyerek sonra duyarak öğreniyoruz.
Artık hemen hemen herkes farkında: bir bebek/çocuk bakım verenlerinin, özellikle annesinin duygularını sünger gibi çekiyor. Kendisinin sanıyor. Sonra yetişkinlik boyunca da -şanslıysak- otantik benliğimizi keşfetme yoluna çıkıyoruz.
Ve bir toplumda yaşıyoruz. Toplumun alışkanlıkları, bakış açıları, kendi yazılı olmayan kuralları var. İçinde bulunduğumuz yüzyılın kendi kuralları ve “doğruları” var.
Bu yaşımıza dek ki travmalarımız var. Bizi donmaya, kaçmaya, kendimizi korumaya yönelten; duygularımızı ve öz ihtiyaçlarımızı derinlere gömmemize vesile olan…
Tüm bunlarla kendimizi keşfetme ihtimali bile gölgelerinden altında kalıyor.
Yüzeylerde geziyoruz.
Ezbere hareket ediyoruz.
Ezbere bir ilişkiye dalıyoruz.
Ezbere beklentilerimiz oluyor.
Ezbere tepkiler veriyoruz.
Her an değişebilirliğin ve bana has olanın ötesinde zihinsel koşullanmalarımız var.
Sevgi alabilmek için dürtüsel davranışlar var.
Sevgi alamamaktan korkulduğu için alınan kararlar var.
Kendi yüzeylerimizde geziyoruz. Ta ki bir gün sıkışıp sormak zorunda kalana kadar:
Ben kimim ve ne istiyorum?
Bana ne iyi geliyor?
Ne uğruna nelerden vazgeçebilirim ve vazgeçemem ya da vazgeçmek istemem?
Hangi zorluklara katlanabilir?
Hangilerinin hayatımda olması beni uzun vadede tüketiyor?
Hangileri bana uzun vadede iyi gelebilir?
Bir ilişkiden ne almak istiyorum, neler bekliyorum?
Ben ne verebilirim?
Ne almazsam bu beni çok zorlar tükenirim?
Ve ne veremem, bu beni zorlar, tükenirim?
Hangi otomatik davranışları sergiliyorum?
İçimdeki arzuya rağmen istemiyormuş gibi yaptığım anlar var mı?
İçimdeki isteksizliğe, sıkkınlığa ya da belki sadece emin olamamaya rağmen istiyormuş gibi yaptığım anlar var mı?
Bunu gerçekten istiyor muyum yoksa bundan başka birşey bilmediğimden mi buna yöneliyorum?
Başka birşey istesem ne olur? Neden korkuyorum?
Belki hiç at görmeden, kanat görmeden pegasus hayal etmek gibi bir şey bu benim için.
O zaman yeni bir gözle bakmalıyım etrafa.
Ve yeni deneyimlere açmalıyım kendimi.
Hayat bitiyor, yaş alıyor gibi hissedebilirim.
Hatırlayabilirim, yaşamın işleyişi böyle…
Bazı şeyleri 40, bazı şeyleri 50 yaşında idrak ediyoruz.
Bundan sonrasında şimdiye dek olduğu gibi devam etmektense; tanıdık yerlerden çıkmam, riskler almam gerekse de, en azından bu ömrü kendime daha yakınlaşarak geçirmeyi seçebilirim.
Bize ilişkiler öğretiliyor.
Biz de birer uyurgezer gibi, kalıplaşmış anlayışlarda gezinip duruyoruz.
Herkesin kendi zihnindeki “ilişki” tanımı farklı.
Aynı sözcükleri kullandığımız, aynı şeyden konuşuyoruz sanıyoruz.
Bu yüzden yüzeysel iletişim artık işlemiyor.
Evrimleşiyoruz, dönüşüyoruz.
Uyanık olmak…
Herkesin kendi dertleri ve delilikleri olduğunu hatırlamak…
Kendimize hep şefkatle, sevgiyle, merakla yaklaşmak…
Özgürleşmeye, huzura, sevgiye niyet etmek; hayatımda bunları arttırmaya yönelmek…
(Bu yazı tüm ilişkiler için geçerli)


Yorumlar